Görünmez Yarış: “Komşunun Çocuğu” Ne Zaman Emekli Olacak?
Pazar kahvaltılarında ya da akşam oturmalarında havada asılı kalan o meşhur soru: “Filancanın oğlu tıp kazanmış, sen ne yapacaksın?” Bu cümle, aslında bir sorudan ziyade sessiz bir infazdır. Çocuğun o anki hevesini, emeğini ve en önemlisi kendi olma çabasını bir çırpıda silip atan, görünmez bir el.
Biz ebeveynler, çocukları birer “proje” gibi görmeye ne zaman başladık? Onları neden birbiriyle yarışan atlar gibi aynı kulvara dizip, bitiş çizgisine ilk varanın en değerli olduğu yalanına inandırdık?
Kıyas, Ruhun Pasıdır
Bir çocuğu başkasıyla kıyaslamak, ona verilen en kibar cezadır. “Bak, o yapıyor sen neden yapamıyorsun?” dediğimizde çocukta uyanan duygu “hırs” değil, “yetersizlik” oluyor. Bu kıyaslama döngüsü, çocuğun zihnine şu zehirli fikri ekiyor: “Ben, olduğum halimle değerli değilim. Ancak birilerini geçersem sevilirim.”
Kaygı tam da burada başlıyor. Başkasının gölgesinde büyümeye çalışan bir fidan, asla kendi güneşini bulamaz. Sürekli arkasına bakarak koşan bir atletin önündeki engeli görmesi imkansızdır. Kıyasın olduğu yerde özgünlük ölür, yerini sadece başkalarını taklit eden, onaylanma açlığı çeken yorgun ruhlar alır.
Sistem mi Bizi, Biz mi Sistemi Zorluyoruz?
Elbette çuvaldızı sadece ebeveyne batırmak haksızlık olur. İçinde bulunduğumuz eğitim sistemi, ne yazık ki çocukları birer “istatistik” olarak görmeye meyilli. Tek bir sınavın, binlerce çocuğun hayalini aynı potada eritip “puan sırasına” dizdiği bir düzende, kıyas kaçınılmaz bir yan etki haline geliyor. Matematik olimpiyatında derece yapamayan ama muazzam bir resim yeteneği olan çocuğu, aynı cetvelle ölçmeye çalışmak sadece adaletsizlik değil, aynı zamanda geleceğin renklerini soldurmaktır. Sistemi değiştirmek vakit alabilir, ancak evimizin içindeki o “görünmez yarış pistini” kapatmak bizim elimizde.
Başarının Yakıtı Korku Değil, Güvendir
Eğitim sistemimiz ve sosyal kabullerimiz ne derse desin; gerçek başarı, bir başkasını geçmek değil, dünkü kendinden bir adım önde olmaktır. Bir çocuğun dünyasındaki en büyük güç, arkasında dağ gibi duran bir “Sana güveniyorum ve seni olduğun gibi seviyorum” hissidir.
Sevgi ve güvenle beslenen bir çocuk, hata yapmaktan korkmaz. Hata yapmaktan korkmayan çocuk ise denemekten vazgeçmez. İşte özgüven dediğimiz o sihirli anahtar tam da burada saklı. Çocuğun karnesindeki notlar zamanla silinir, okul isimleri unutulur; ama anne babasının gözündeki o “yeterli görülme” ışıltısı bir ömür onunla kalır.
Sonuç Olarak
Çocuklarımızı birer yarışçı değil, birer kaşif olarak yetiştirelim. Onlara komşu çocuğunun ne yaptığını değil, kendisinin neyi sevdiğini soralım. Unutmayalım ki; her çiçek kendi mevsiminde açar. Gülü sümbülle kıyaslamak ne kadar abesse, bir çocuğu başka bir karakterle ölçmek de o kadar haksızlıktır.
Onlara verebileceğimiz en büyük miras, başkalarının başarılarıyla gölgelenmiş bir hayat değil; kendi yetenekleriyle aydınlanmış bir özgürlüktür.
Aslında hepimiz bir zamanlar o “kıyaslanan” çocuklardık. Birilerinin başarısı bizim üzerimizde bir gölge, birilerinin notu bizim evimizde fırtına sebebiydi. Bugün ebeveyn koltuğuna oturduğumuzda, o gün hissettiğimiz o “yetersizlik” duygusunu çocuklarımıza miras bırakmayalım. Unutmayın; bir çocuğun en güvenli sığınağı, olduğu gibi kabul edildiği anne-baba kucağıdır. Başarı gelir geçer, ama zedelenen bir özgüvenin tamiri bazen bir ömür sürer. Gelin bugün, çocuğumuza sadece kendisi olduğu için ne kadar değerli olduğunu fısıldayalım.
Haydar AKBABA
Eğitimci – Tire Doğa Koleji Kurucusu
@dogakolejitire
@haydarakbabaofficial
